Çengelköy’üm hakkında bilgi alıntıdır...

Çengelköy’üm hakkında bilgi alıntıdır...

Tarih 06 Aralık 2021, 13:54 YazdırBu haberi yazdır

Yazan Tanasis Kiryako

Çengelköy’üm hakkında bilgi alıntıdır...


Ve benim eklemelerimle eksikler giderildi. Birkaç yeri azda olsa düzeltme ihtiyacını gördüm bilgilerinize.

Çengelköy Boğaziçi’nin İstinye’den sonraki en geniş koyudur, hâlâ balıkçı tekneleriyle dolup taşan. Artık kılıç balığı için atılmıyor oltalar belki ama bugün bile istavrit, lüfer dönemleri var..ARTIK LÜFER KALMADI İSTAVRİTTE SERÇE PARMAĞI KADAR OLDUU..

Boğaziçi’nin. Yine de şenlik havası kaçtı tabii: 18. yy’da yaşamış İncirciyan’dan aktarılanlara göre 'ikinciteşrin (kasım) ayında mehtapta burada büyük şenliklerle balık avı' yapılır, laternalar şenlik havasını sürekli kılarmış. Vazgeçilmez parçasıymış eğlenmek yaşamın. Para eğlencenin iddiasız aracı. İstanbul’un pek de bahsi geçmeyen sorunlarındandır şenlik havasının kaçışı.


Adına dair en çok üstünde durulan söylence, fetihten önce köydeki en büyük uğraşın gemi çapaları yapımı olduğu ve çengel adının buradan geldiği şeklinde. Denizle özdeşleşmiş bir boğaz köyü diyeceğim ama, diğerlerine haksızlık etmekten korkarım. Bizans dönemindeki adı Khrisokeramis; köyün bu adı dönemin kilisesinin yaldızlı kiremitlerinden aldığı söylenir. Aynı zamanda Brokthai de denirmiş; yamaç ve sırtlardaki ağaçlık alanlara atıfla. Limanın adı ise eski bir aşk hikayesi. Justinien, eşi Sophia’nın adını vermiş limana: Sophiani Limanı.

Boğaz’ın suyu yetmemiş kurucularına, şimdi izi bile kalmayan Bekar Derenin Sophiani Koyuna döküldüğü alana yerleşmişler ilk olarak. İlk liman ve saray Bizans döneminin imar kahramanı olarak bilinen II. Justinien tarafından yaptırılmış. Havuzbaşı Mahallesi’nde görebilirsiniz sarayın içinde yer alan haç şekilleri ile süslü büyük taş havuzun kalıntılarını; gençlerin top sahası bugün. Bizans döneminde inşa edilmiş ancak artık ayakta olmayan kiliselerin varlığı yazılanlardan ve kalıntılardan anlaşılıyor: Ayios (Aziz) Mikael, Aya Theosyus (Meryem Ana), Aya Pania ve aaanoia Kiliseleri bilinenler. Bunlardan ilk ikisi yine II. Justinien’in eserleri. Türkçe adı Fahişeler Manastırı olan aaaanoia Kilisesinin öyküsü ilginç. aaaanoia tövbe etmek anlamına geliyor. I. Justinien’in fahişelikten gelme eşi Theodora’nın yaptırdığı bu kilisede, tövbe eden fahişeler barınırmış. Artık olmayan bu kiliselerin günahını boynumuzdan atmak için değilse, fetih öncesi Sasaniler ile Araplar ya da Haçlıların köyde taş taş üstüne bırakmadıkları yazar tarih kitaplarında. Aya Theosyus’un kalıntıları Kuleli’nin eteklerindeki eski adı Papaz Korusu olan Vani Efendi Korusunda görülebilir. Gerçi hala dimdik duran bir kilise var köyde; Rumların Aya Yorgios Kilisesi. Çarşının hemen sonlarında ana cadde üzerinde yüksek duvarlarla çevrili taş bir bina.


Fetih sonrasında Fatih Sultan Mehmed’in köye ilk inşa ettirdiği yapılardan biri, tam deniz kenarına çekilmiş bir duvar yüzünden sahile açılamayan bir sokak üzerindeki Hacı Ömer Camiidir.


Osmanlı’yla birlikte köyde sarayların, bahçelerin, yalıların yapılmaya başlandığı sefa dönemi başlar. 16. yy’da padişahların kullanımı için inşa edilen Çengelköy Hasbahçesi bu dönemin en önemli emaresi. Padişahların köye dinlenmek, avlanmak, yörenin ünlü kiraz, ayva, marul, hıyar gibi bostan ürünlerinden tatmak, bağlarında bahçelerinde dolaşmak için sık sık geldikleri biliniyor. Belki de dünyanın en leziz badem hıyarı, sefa sürmeyi en iyi becerenler tarafından yenmiş anlaşılan. Bizans döneminde yapılan saray kalıntıları ile Aya Yorgios Kilisesini de içine alan kutel (küçük) hasbahçe artık yok tabii. Onun yerine beton binalar da yok, hayret! Yarısı restore edilmiş özgün Osmanlı mimarisi ahşap binalar duruyorlar yerlerinde. Ve çok ender rastlanır tarzda köşeden cumbalı bir bina. Tarih üzerine tarih kurulmuş.

17. yy Çengelköy’üne ilişkin Evliya Çelebi notlarına bakıyoruz: 'Üsküdar Kadılığı hükmünde Subaşılıktır. Köy leb-i deryada olup arka tarafı bağlı bahçeli hiyabanlardır ki tavsifinde dil acizdir. Ahalisinin çoğu Rumdur, İslamları azdır. Lakin sarayları, bağ husus içindeki has bahçesi gayet mükelleftir, tumturaklı, revnaklı bir bağı iremdir. Köy mamurdur; cümle tahtani, fevkaani kagir binalı üç bin altmış kadar evleri vardır; sahilinde bir de küçük cami vardır; çarşısından geçilerek istavroz bahçesine gidilir...' Bunlara ilaveten yazdıklarından köyde muhteşem bir saray ve hasbahçenin yanısıra, mescit, bostancı odaları ile padişahın savaşta ve avda kullandığı köpeklerin yetiştirildiği bir samsonhane (aaaaonhane) olduğu anlaşılıyor.

Lale dönemiyle birlikte 18. yy’da Yahudi ve Müslüman zenginlerinin yalı ve bahçe sefası doruğa ulaşmış: Rum Kazancı Yalısı, Küpelioğlu Salamon Yalısı, Yahudi Danyal Yalısı, din adamı olan Küçük Ali Efendi’nin yalısı, III. Ahmet’in kızı Hatice Sultan’ın yalısı, gümrükçü Halil Ağa’nın yalısı, sadrazam Hamza Paşa Yalısı kayıtlardan çıkarılabilenler. Bugün Tek Esin Vakfı’na ait olan ancak harabeyi andıran Sadullah Paşa Yalısı ile restorasyonu yıllardır tamamlanamayan Bostancıbaşı Abdullah Ağa Yalısı en çok bilinenler. Kaymak Mustafa Paşa Bahçesi, içindeki bostancı ocağı, ma-i leziz çeşmesi, Kaymak Mustafa Paşa Camii, lale bahçeleri, havuzları, fıskiyeleri ve tabii bir de Ferahabad Sahilsarayı ile özel görkemli saray eğlencelerine sahne, lale dönemi divan edebiyatına konu olmuş bir diyar-ı hayal.


'İşte buldum sana sallanmağa bir özge mahal sözümü dinle rakiiba Çengele gel...' Fenni

Ancak Paşanın ölümüyle birlikte bahçe imara açılmış. 18. yy’da yazılanlar köyde dini kutuplaşmaya yönelik gözlemler sunuyor. Bu dönemde iskeleden Vaniköy’e kadar çoğunluğu Ermeni olan gayri müslümlerin, Beylerbeyi’ne doğruysa Müslümanların yalıları var. Rumların daha çok köy içini tercih ettikleri, bahçıvanlık, balıkçılıkla uğraştıkları sanılıyor. Ermenilerse genellikle zanaatkar; Darphane Sarrafı Kirkor, Şalcı Köçeoğlu Andon, Sırmakeş Artin, Çuhacı Mikel, Simkeş Osep, Aşçı Murdines adı bugünlere ulaşabilenler.

Kanuni döneminde ilk olarak bir cihannüma (ya da kule) kasrı olarak inşa edilen, daha sonra II. Mahmud tarafından ahşap bir süvari kışlasına çevrilen Kuleli Askeri Lisesi, geçirdiği iki büyük yangından sonra 1861 ? 1876 yılları arasında bugünkü haliyle yeniden inşa edilmiş. Ancak çoğunluk hayranlıkla bahsi geçen bu yapı, boyutları itibariyle bugün aynı yere yapılmaya kalkışılsa, sivil toplumdan çok büyük bir muhalefet göreceği kesin. 19. yy Çengelköy’ü, ‘Şirket-i Hayriyye ve Boğaziçi’ adlı eserde detaylı betimleniyor: '...Çamlıca Tepesi ile Çakaldağı eteklerinden dökülüp gelen Bekar Deresi köyün içinden geçer. Bu derenin iki tarafı kamilen meyve bağçeleri ve bostanlardır... Havuzbaşı Deresi Çengelköyü ile Beylerbeyi hududunu ayırır. Havuzbaşı, Çengelköyünün başlıca mesiresidir; buradan Çamlıca’ya kestirme bir yaya ve beygir yolu vardır... Ehalisi, bir kısmı cüz’isi müslüm olmak üzere, rumdur. İki mahalle itibar olunmuştur. 390 İslam, 260 Gayrimüslüm hanesi vardır... Meabidi İslamiyeden Çengelköyünde üç camii şerif vardır, müteaddid çeşmeler mevcuttur.

 

Başlıcalarından biri kariye hamamının ittisalinde bulunduğundan vaktiyle Yusuf Ziya Paşa himmetiyle tamir ve ihya edilmiş olduğundan Vezir Çeşmesi namı ile de maruftur. Bundan başka ikisi çarşı boyunda, diğer ikisi de mahalle içinde dört çeşme daha vardır. Kıyılarında deniz hamamları kuruludur. Haziran, temmuz, ağustos aylarında mercan, kılıç, ateş, gümüş balıkları avlanır. Çarşı içinde ve sahibi bahirde bir jandarma karakolhanesi ve köy içinde Bekar Deresi cihetinde bir polis merkezi vardır. Köyde fidecilik ve ağaç yetiştirme sanatı revaç bulmuş, ayvası ile şeftalisi şöhret almıştır.'


Tarih boyunca ekonomisi aslen bostancılık üzerine kurulu Çengelköy’ün özellikle Osmanlı döneminde köyün yamaçlarında çok büyük bahçe, bostan ve çiftlikler yer alırmış. Toprak öyle verimliymiş ki, yetiştirilen fide ve meyve çubukları İstanbul boyunca nam salmış. Bu bostanları İffet Evin “Yaşadığım Boğaziçi” adlı kitabında nasıl da aaaifli anlatıyor: “Baharda şeftali ağaçları tomurcuklanmaya başladığı zaman bostanların kapladığı bütün ova pembeye bürünür, çiçekler açtığı zaman ise yamaçlardan bakılınca ova, lal rengi bir göl gibi görünürdü...”

Bugün bostancılık yapılaşma baskısıyla ünlü Sabuncakis dışında yok olmuş. Tabii renk cümbüşü bostanlar da. Balıkçılık diğer önemli geçim kaynağıymış ve azalarak da olsa hala sürüyor. Liman faaliyetlerine paralel başlayan gemi çapaları yapımı ve diğer el sanatları Rumlar tarafından sürdürülmüş. Bugün her yerde olduğu gibi tükenmeye yüz tutmuş. 16. yy’dan 19. yy’ın ortalarına hatta 20. yy’ın başlarına kadar köyde kireç hark edildiği biliniyor. Evliya Çelebi’nin 17. yy’a dair yazdıklarına göre köyün iç taraflarında çok büyük bir çarşı ve bu çarşıya bağlı çalışan büyük bir de pazar kayığı ?mavna- iskelesi var. İskelenin büyüklüğü köyden kentin çeşitli yörelerine sebze, meyve yollandığının, kentten de başka mallar alındığının, kısacası canlı bir ticari hayatın göstergesi. Mavna iskelesindeki kayıklar Şirket-i Hayriyye’ye kadar insan taşımacılığı da yaparmış. Çarşısı bugün de canlı köyün; Pazartesi pazarında hurma, Çengelköy bademi ve diğer bahçe ürünleri azalmış da olsalar hala bulunabiliyor.ARTIK BULUNMUYOR BAHCEDE KALMADI BOSTANDA... Havuzbaşı’ndan karakola ve iskele yanındaki küçük ağaçlık meydana kadar birbirinin benzeri küçük dükkanlar sıralanır çarşı boyunca. Hoş sohbet ve güler yüzlüdür esnafı. İskele meydanına bağlı tarihi çarşıyı oluşturan ahşap yapıların bir kısmı sahil yoluna feda edilmiş olmasına rağmen geleneksel yapı sürer Çengelköy çarşısında. Deniz kenarına ve içlere doğru giren Arnavut kaldırımlı dar yolların bir kısmı yaşıyor hala. Ve İffet Evin’in yazdığı gibi 'çıkmaları birbirine sürünürcesine yaklaşan, cumbalı, kafesli, asmalı, çardaklı ahşap mahalle evleri' de görülebiliyor yer yer. Ama kasap dükkanları kaybolmuş, 'içerisi hava alsın diye duvar yerine ince demir çubuklarla çevrili' olan, 'büyük penceresinden ıtırlar taşan Pandeli’nin berber dükkanı' ile Barba’nın Gazinosu’da yok artık...


Tarihi fısıltılar


Kahve ve meyhane geleneği çok eskilere dayanır köyün. Ne kadar çok kahve ve meyhane, o kadar çok fısıltı ve dedikodu. Özellikle Şirket-i Hayriyye vapurlarının 19. yy’da hizmete geçmesiyle kurulan iskelenin çevresine yerleşen meyhane ve kahvehaneler, bugün çoğunun sahipleri ve yerleri değişmiş olsa da, tarihi fısıltıları taşıyabilmişler bize.


Osmanlı’nın çok kültürlü yapısı içerisinde, gayrimüslüm de olsa başarılı olan herkesin yönetici sınıfa geçebildiği ve yükselebildiği çokça dile getirilen bir söylencedir. Buna dair köyün eskilerinden hala dinlenebilen bir öykü var. Safranbolu’dan köye göçüp yerleşmiş bir kayıkçı olan Ali Ağa’nın oğlu Abdullah köyde doğmuş ve büyümüş. Sarayda çalışmaya başlayan Abdullah, zaman içinde bostancı yamağı, bostancı ve bostancıbaşı olarak hizmet vermiş. Daha sonra kaptan-ı deryalığa ve nihayet sadrazamlığa kadar yükselmiş. Sahilde restorasyonu bir türlü bitirilemeyen Abdullah Ağa Yalısı ile Hamdullah Paşa Camii Paşa’nın köye bıraktıkları. Fırsatlar imparatorluğuymuş Osmanlı!

İstanbul’un olduğu gibi köyün de tarihi gelişimi içerisinde yangınların ayrı bir yeri var. Ayıntablı Ayni Efendi’nin 19. yy’da bu yangınlardan biri için yazdığı beyit meyhane ve içkicilere atfıyla ilginç:

'Karye-i çengelde yandı ah kim meyhaneler Nare atsın kendin sude olan mestaneler...'

Bir de hoş öykü var anlatılan yangınlara dair. Osmanlı döneminde yangınlara karşı geliştirilen mahalle tulumbacılığı teşkilatı, köyde biri Türklerin, diğeri Rumların olmak üzere iki tane kurulmuş. Yangın çıktığında Türkler 'Çengel Camililer', Rumlarsa 'Çengel Kiliseliler' diye naralarla yangın yerine koşarlarmış. Kim daha iyi tulumbacı diye açık bir rekabet içindelermiş.

19. yy sonlarında Abdülmecid döneminde inşa edilen Lahana Çeşmesi köyün önemli çeşmelerinden biri. Üzerinde lahana figürü bulunan bu çeşmenin adına dair de bir söylence var. Eskilerde Enderun Ocağı’nın başta gelen sporu olan cirit karşılaşmaları için kurulan iki takım varmış: Bamyaspor ile Lahanaspor. Bu çeşme de Lahanasporu temsilen yapılmış.

Köyde yaşanmış ilginç bir aaaat, Osmanlı’nın ilginç tarihi ve önlenemeyen çöküşü için veri niteliğinde. Adviye Hanım, eşi Bedevi Efendi için Bedevi Tarikatı’nın meşhur Nevruz Tekkesi’ni köyde kurarken, aynı dönemde Rum Stavros Vutares Efendi köyde bir basım evi kurarak Yunan dilindeki ilk modern ansiklopediyi, 9 ciltlik ‘Lexicon Historias Kai Geographyco’yu basmış.


Beylerbeyi Korusunun kuzey yamaçlarını izleyerek Çamlıca Tepesine kadar çıkan çok dik bir yokuş olan Havuzbaşı Sokağı, girişindeki taş minareli Şeyh Nevruz Camii ve sokak boyunca sıralanan çoğu restore edilmiş ancak diğer yandan yüksek duvarlarla çevreden izole edilmiş ahşap ev ve konaklarıyla İstanbul’un eşsiz parçalarından. Eskiden Havuzbaşı’ndan denize inmek için erkekler ve kadınlar farklı sokakları kullanır, haremlik selamlık usulü deniz hamamlarına girerlermiş.


Cumhuriyetin Çengeli


Cumhuriyetle birlikte yerleşen modernleşme dürtüsü hemen etkilemeye başlar köyü. Köçeoğlu Yalısı ile Osmanlı Paşalarının yalılarından birkaçının yerine alkol fabrikası, Nuri Paşa Recaizade ve Hayatizade yalılarının yerine de mısırözü fabrikası kurulur. Recaizade yalısı fabrikanın yönetim binası olarak kullanılmıştır. Çok kültürlülük, yerlerinde duran Aya Yorgi Kilisesi ile Rum Okuluna karşın egemen kültüre yenik düşer. Cumhuriyetin ilanıyla birlikte Türk ordusunun laternayı yasaklamasıyla meyhane kültürü, eğlence biçimini dönüştürür, Barbo’nun Meyhanesi’nde laterna çalmaz olur. Yine de rakı-balık severler için hala ayrı bir yeri vardır Çengelköy meyhanelerinin. Köydeki koruma, restorasyon, yeniden işlevlendirme ve yeni yapılaşmaların hemen hemen tamamı son 50 yılın ürünüdür. Olumlu çabalar arasında sayılabilecek Kaymak Mustafa Paşa Camii’nin restore edilmesi, alkol fabrikasının faaliyet değiştirmesi, yamacın tepesindeki şatafatlı Köçeoğlu Köşkü’nün devlet konukevi olarak restore edilmesi gibi oluşumlar; kömür depolarının yerine eski dokuya hiç de uygun olmayan yeni yapıların inşa edilmesi, tarihi meyhanelerin gazinolara dönüşmesi, sırtlara lüks kooperatif evlerinin inşa edilmesi, sahilde yeni villalar yapılması, yeşilin yok edilmesi gibi olumsuzluklar yanında noktasal kalırlar. Köyün bu dönemde hızla tepelere ve iç bölgelere doğru büyümesinin nedeni, bu alanlardaki eski çiftlik ve bahçelerin bütün olarak kooperatiflere ya da parsellenerek şahıslara satılmasıdır.


Köyde az sayıda da olsa Rum kalmış olması kimi geleneklerin ağır aksak sürdürülmesine yetiyor. Şubatın altısında Ortodoks papaz haçı vaftiz edip denize atar. Şenliğe katılan herkes haçın peşinden denize atlayıp, bulmaya çalışırmış. Bulan büyük onur kazanırmış. Hala haç denize atılıyor ..ve denize atlayanalr hala vardır denizden haçı almak için.


 ALINTININ BİRKAÇ YERİNİ DÜZELTME GEREĞİ GÖRDÜM..BİLGİLERİNİZE..

 Yazan Tanasis Kiryako 

Bu haber 306 defa okunmuştur.
Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit
DİĞER HABERLER