Çengelköy ve Arzuhalcı eskiden mektup yazılırdı

Çengelköy ve Arzuhalcı eskiden mektup yazılırdı

Tarih 17 Ekim 2018, 12:11 YazdırBu haberi yazdır

ARZUHALCİ BANA BİR MEKTUP DONAT

ARZUHALCİ BANA BİR MEKTUP DONAT

 

Sevgili Çengelköy, gazetemizin bu ay ki sayısında, yine sizlerle beraberiz. Bu yazımız artık sadece şarkılar da kalan mektuplardan söz edeceğiz.

O mektuplar ki, insanların duygularını, özlemlerini, anılarını ve hatıralarını bire bir yaşatan, hatta sembolizm devrinde olduğu gibi, sırlarla dolu, şifreli mektuplar. Şimdi ki e- mail'ler gibi mekanik değil, el yazısından bile duygu fışkıran, o mis kokulu mektuplar.

Sevgili Çengelköy, uzak zamanlara şikâyetim var. Ne zaman bıraktık birbirimize mektup yazmayı, duygularımızı bir kâğıda dökmeyi, buram buram hasret kokan özlem dolu cümleler kurmayı ya da camlarda postacı yolu beklemeyi?

Uzun zamandır düşünüyorum, hayatımızda bir dönem yer etmiş ve unutulmaya yüz tutmuş ne kadar çok nostaljik imgeler vardı. Bu gün acaba kaçını hatırlıyoruz? Biz insanlar yeniliklere ne kadar da çabuk ayak uyduruyoruz ve geçmişimize karşı ne kadar da acımasızız. Acaba bir mektup yazmaya kalksak becerebilir miyiz uzun zamandır denemedim, en son yazmaya çalıştığımda kalem tutmayı bile unuttuğumu fark ettim, kelimeler birbirine girdi ve bıraktım. En son mektubu da ilkokula giden yeğenlerim yazmıştı ödevleri olduğu için.

Posta kutularında elektrik, su, doğalgaz ve bankalardan gelen faturalar, reklam broşürleri dışında bir şey bulmak mümkün değil. Artık üniversite sınav sonuçlarını bile postacıyı bekleyerek değil internetten öğreniyoruz. Günlerce postacı yolu bekler, bahşişimizi bile günler öncesinden hazırlardık. Telefon henüz hayatımızda yoktu, lükstü bizler için, tek iletişim aracımız mektuplardı.

Ne kadar çok yazacak konu bulurduk, sayfalarca yazardık, hiç unutmam ben ilkokuldaydım iki ablam da Alman Lisesi’nde yatılı öğrenciydi. Onlara sayfalar dolusu mektup yazardım evdeki kedimizi, bahçedeki ağaçlarımızı, bahçemizdeki hayvanlarımızı bile yazardım. Onlar da bütün sınıf oturup benim mektupları okurmuş.

Uzun bir döneme damgasını vurmuş mektuplar. Türkülere şarkılara ilham olmuş, ozanların şiirlerine konu olmuş. “Mektup benden selam söyle sılaya, söyle benim için eller ağlasın” derken ozan, yaşadıklarını dizelerde hissedip hangimiz gözyaşı dökmedik ki. Ya da “yine yakmış yar mektubun ucunu askerlikte sevda çekmek zor diyor” derken şarkıda bestekâr hangimizin duygularına tercüman olmadı ki.

O yıllarda askerdeki sevdiğinden ucu yanık mektuplar almayan olmamıştır. Bir arkadaşım askerliğini güneydoğuda bir sınır karakolunda yapmıştı. Bir sene boyunca hiç görüşemedik, mektuplar uzakları yakınlaştırdı bir ölçüde. Oturup ona sayfalar dolusu yazardım, sabah uykudan kalkışımla başlar gün boyu yediğimiz yemekleri bile yazardım. Normalde çok sinirleneceği bu boş sözler onu ne kadar eğlendirirmiş, gurbette benim mektuplarımı beklermiş.

Uzun zamandır mektupla ilgili yazmak istiyordum. Etrafımdaki herkesle konuştum birkaç tane mektup bulabilirim diye ama bir tane bile yoktu. Sadece eskilerde aldığım mektuplardan aklımda kalanlar ve çevremde duyduklarım bana ilham verdi çok az. Okuyup o zamanlarda hissedilenleri, duygularını düşüncelerini öğrenmeyi ne kadar çok isterdim.

Sevgili Çengelköy, eski zamanlarda sevgililer birbirlerine birkaç kelime yazıp ulaştırmak için ne numaralar yaparlarmış. Ağaç kovukları, taş altları, mahallenin yardımsever(!) kadınları, arkadaşlar bu mektupların ulaşması için arabuluculuk yaparlarmış. Ya da yürüyüş yollarında yan yana gezerken, çaktırmadan avuç içlerine bırakılırmış pusulalar hem de ne korkularla.

Okuma yazma oranları çok düşük olduğu için bir köyde belki bir iki tane okuma yazma bilen insan olurmuş. Birine bir mektup geldiğinde bütün köy toplanır büyük bir merasimle mektup dinlenirmiş. Aynen filmlerdeki gibi ahırdaki sarı öküz bile sorulurmuş. Mektubu yazan eğer köyde yavuklusu olan bir askerse kız mektupta kendisine yazılmış tek bir kelime var mı diye bütün dikkatiyle dinlermiş.

Hangimiz o yıllarda mektuplarımızı şu maniyle bitirmemişizdir ki; şarkı olmuş, türkü olmuş, kimi zaman şiirlere manilere konu olmuş yazdığımız mektuplar. Üzüntümüzü, sevincimizi satırlara sığdırır, özlemlerimizi kelimelere döker, allar pullar, postaya verirdik. Gün gelir birkaç damla gözyaşıyla, gün gelir defter aralarında kuruttuğumuz bir gülle süsler, içine sevgimizi hasretimizi yükler de postaya verirdik.

Efendim, Ankara’da üniversitede okuyan mektup arkadaşımdan gelen mektupları ailem yakalamasın diye akşamlara kadar apartman kapısında nöbet beklediğimi hatırlarım. Şimdi nasıl Internet arkadaşlarımız varsa o yıllarda da mektup arkadaşlarımız vardı. Tabii bunu ailemize anlatmak biraz zordu, biz de isim soyadımızı değiştirir, postacının yolunu beklerdik yakalanmamak için.

Derken nasıl olduğunu anlamadan bir gün hayatımızdan çıkıverdi mektuplar. Sevgilisine damardan girebilecek bir mektup yazmayı beceremeyen bazı arkadaşlar, Arzuhalci Bana Bir Mektup Donat” misali, böyle bir mektup yazabilecek arkadaşlarının peşinden az koşmamışlardı. Onları buna ikna edebilmek için, rüşvet veren arkadaşlarımız da vardı.Ehh,..bir de yazılan mektup’un cevabı gelirse, arzuhalcinin işleri iyice açılırdı.

Sevgili okur, o güzel parfüm kokulu mektupların yerini, zamanla telefon, daha sonra cep telefonları, mesajlar ve nihayet internet ve e-mailler aldı. Hatta evlerde sakladığımız mektuplarda geçmişimizle birlikte yok olup gittiler. Benim de düşüncelerimden bile çıkmıştı mektup.

Bir gün elime bir kitap geçti.” Bana uzun mektuplar yaz” diyordu yazar kitap isminde ve yatılı okulda okuyan bir öğrencinin mektuplarla hayata tutunmasını anlatıyordu, çok etkilendim. Ve son bir mektup yazmak istedim mektuba veda için. Bunun o kadar zor olacağını düşünmemiştim. Elime kalemi kağıdı aldım ve fark ettim ki mektup çoktan nostalji tarihindeki yerini almıştı.

Efendim, buram buram nostalji kokan bir gezintiden sonra, şimdi geliniz hep birlikte, daha çok gençlerimizi, hatta hepimizi ilgilendiren diğer bir konuyu gündeme getirelim.

 

"KARŞIMIZA ÇIKAN FIRSATLARI YAKALAMAK"

 

Sevgili Çengelköy, biz insanlar binde bir karşımıza çıkan dostluk, arkadaşlık, sevgililik ve en önemlisi, hayatımızı bir anda değiştirebilecek fırsatları ne yapıyoruz acaba? Günün herhangi bir saatinde, yorgun gövdemizi yaslayıp, usulca ve rahatça konuşabileceğimiz, omzumuza yaslanan bir dost başının, kolumuzu omzuna dolayabileceğimiz bir sevgilinin ya da ansızın karşınıza çıkabilecek bir fırsatı tanıya biliyor muyuz? Çok uzun yollardan gelerek bize ulaşan bu fırsatın değerini bilip, onun birinciliğini, benzersizliğini algılaya biliyor muyuz?

Yoksa hayatı sonsuz fırsatları sayısız sanarak, kendimizi hep ileride bir gün karşılaşabileceğimizi sandığımız bir başka fırsata, bir yenisine ötelerken hayat yanımızdan su gibi geçip gidiyor mu acaba?

Karşımıza yeni çıkmış insanları, yolumuzun dışına sürerken bir gün geri dönüp, onu deliler gibi arayabileceğimizi hiç düşünebiliyor muyuz?

Hayat her zaman bizlere karşı cömert değildir. Tersine çok zalimdir. Bizlere her zaman aynı fırsatları sunmaz, toyluk zamanımızda kaçırdığımız fırsatları asla bir daha göstermez, dahası bu hatayı da bizlere ödetir.

Hoyratça kullandığımız arkadaşlıkları, eskitmeden yıprattığımız dostlukların, savurganca harcadığımız aşkların hüzünlü hatırasıyla insan yapayalnız kalabilir bir gün.Bir bakarız ki günün bir saatinde yanımızda kimse bulamayabiliriz. Ya da olanlar olması gerekenler değildir.

Yıldızların bizim için parladığını göremeyen gözlerimiz, gün gelir hayatlarımızdan kayan yıldızların gömüldüğü ve kül olan bir maziye kilitleniverir. Kendi hayatımızda ki olağan üstü anıları ve olağan üstü kişileri yakalamak, tabiri caiz ise, köpek veya kedilerin özel bir anını yakalamak gibidir.

Yaşam üzerinize fazla geldiği zaman onu zorlamayınız, biraz duraksayıp, neler olup bittiğine bir anlam vermeye çalışınız. “Mutlaka yanlış bir şey oldu ve düşüncelerim ile dileklerim aynı koordinatta birleşemedi” diye düşününüz. Aslında gerçek olan varlığınız ile kaçan fırsatın buluşamamasıdır. Sorun yok, sadece bekleyiniz, tekrar güneş doğacaktır, çimler yeşerecektir, çiçekler açacaktır, rüzgâr esecektir ve yağmur yağmaya devam edecektir. Zorlamaya gerek yoktur, olması gereken zaten kendiliğinden olur.

Bazılarının gelecekte sandıkları “Bir Gün” çokta geçmişte kalmıştı oysa hani şu karşıdan karşıya geçerken trafik ışıklarında rastladığımız omzumuzun üzerinden şöyle bir baktığımız, sonra da boş verip “Nasıl olsa ileri de bir gün tekrar karşıma çıkar” dediğimizdir. Neyzen Tevfik’in dediği gibi: “Hayat üç buçukla dört arasındadır. Ya üç buçuk atarsın, ya da dört dörtlük yaşarsın.”. Artık yapacak tek şey, izlemeye devam etmektir. Böyle şeylerin şahitliği güzeldir. Hem olayın dışındasınızdır, hem de içinde. O bir dengedir. O anlamlıdır, şahit olunuz, tanık olunuz, olan ile bütünleşiniz. Güzellik onların içinden kendiliğinden filizlenir.

“Nasıl olsa ileri de bir gün tekrar karşıma çıkar” diye düşündüğünüz “fırsat”, tam da o gün, bu zalim şehri terk etmiştir, Boş yere onu bu sokaklar da arayıp durursunuz.

Çengelköy’ümüz de önlerine çıkan arkadaşlıkları, dostlukları, aşkları ve fırsatları yakalayabilen arkadaşlarımız varsa da, bu değerleri yakalayamayan arkadaşlarımızın sayıları da küçümsenecek sayıda değildir. Yakalayabilenler o anı kurtarıp, mutlu bir şekilde yaşarken, diğerleri kaçırdıkları bu değerlerin yerine, ellerine geçirdikleri ile yetinip, yaşamaya hiçbir şey olmamış gibi, devam etmektedirler. Aslına bakarsanız, ikinci kategoriye girenlerin de, buldukları ile yetinmeleri de güzel ve hoştur.

Kadere karşı gelip, karalar bağlamak? İşte bu çok ama çok kötüdür?

Sağlıkla kalınız sevgili okurlar?

 

T U N A C A N / Hüseyin A. Tuna

Bu haber 229 defa okunmuştur.
Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit
DİĞER HABERLER